Denizler...

Ben baba tarafından Selanik’li, ana tarafından Girit ardından Selanik’liyim.

Aile İzmir ve İstanbul’da yaşar. Ancak ben babamın görevinden dolayı Ankara’da büyüdüm.

Ama denize, suya olan tutkumun, hep farkındaydım.

Çocuklukta babamın götürebildiği kısa dönemli deniz tatilleri, akrabaların deniz kıyısındaki konutlarına yaptığım seyahatler, doyuramıyordu bu tutkumu,

Babamın işlerinden, Ankara’dan çıkamazdık bazı yazlar.

Atatürk Orman Çiftliğinde Marmara havuzu vardı, oraya giderdim, 18 den küçük olduğum için yanlız başıma almazlardı.

Çare düşünürdüm.

Evimiz bahçeli idi. Mahalledeki benim yaşımda tüm arkadaşları ikna ettim havuz yapmak üzere bahçenize.

Bir pazar erken saatlerde hepsi kazma, kürek ve el arabalarıyla geldiler bize.

Bahçeyi kazıyoruz, toprakları uzaktaki demir yolunun arkasına döküyoruz ve tekrar, tekrar...Karıncalar gibiyiz.

Saat 10.30 doğru evin yan tarafını hatırı sayılır bir şekilde hafriye etmiştik. Bir iki saate kalmaz koca havuz alanı meydana çıkacaktı.Koca çukur...

O sırada babam uyanmış, balkona çıkmış. gözlerine inanamıyor.....çığlık çığlığa anneme sesleniyor...”Serveeeeetttttt buraya gel”...annem şahit ya...ikisininde gözleri dolunay, allahtan yakın değiliz, aramızda mesafe var bir kat kadar, babam atlayamıyor üstüme.

Durum kötü. Bağırtı ile mahallenin bebeleri malzemelerini alıp sıvıştılar.

Babam paldır küldür aşağı iniyor zarar tespiti için.

Ben komşunun kömürlüğünün üstündeyim. Yakalamaya çalışıyor, diğer komşunun kümesine geçiyorum..Babamın bağırışından tüm konşular kalkmıs bizi izliyor.....

Demir yolunun arkasındaki torakları tek tek toplayıp bahçeye geri getirmem bir haftamı aldı.

Hiç bir arkadaşım yardım etmiyor bu sefer....İşte böyle idi suya olan tutkum, denize olan sevgim.

Çok isterdim deniz kenarında yaşayıp, yelken kulüplerine gitmeyi, ilerde yat yarışlarında hava atmayı, çok.

Ankara’da deniz yoktu ki Yelken açayım( İbonun okusfordu gibi).

Lise yıllarında, arkadaşlarımla sahil kentlerine seyahatler yapardık. Çadırla gezerdik.

Öküz öldüren galon şarapları yeni çıkmıştı,. Sirkenin varlıklı akrabası.

Zıpkınla karnımızı doyururur, harçlıklar bitince, komiliğin yolu görünürdü.

Çok çalıstık çok, deniz kıyısında yaşayabilmek için.

Ortaokul ve lise de okurken bazı yıllar babam MKE Erdek kampında görev yapardı,

O zaman biz de kamptayız. Balık tutmalar, midye çıkartmalar, tekne turları.

Bazı dönemler sadece kampçı olarakda giderdik...

“Sayın Kampçılar Mutlak İstirahat Saati Başlamıştır”

Ne günler...

Konservatuvar yıllarında, müzisyenliğe başlamıştım. Orkestra ile yazlık yarlerde çalışıyorduk.

Erdek, Kuşadası, Yalova, İzmir....Ne günler...Hem deniz kenarı...

Konservatuvar bitince sırası ile bazı işler yaptım ve 1983 yılında Altın Yunus Tatil Köyünde yönetici olarak çalışmaya başladım.

Tekneler var, marina var, harika kumsal....bu sefer de çalışmaktan........denizin yanında,  denizden yararlanamamanın ne demek olduğunu en çok otelciler bilir.

Animasyon danışmanlığı yılları....Ohhhhh.  Deniz..Deniz...

Babamları kandırmışlar size yazlık satalım diye, memur adamcağız senelerdir bekledi kooperatifin bitmesini.

Taksit taksit ödedi.

Çeşme Yapı Kooperatifi diye girmişler, Çandarlı Yapı olmuş.

1989 yılında teslim aldık kömürlük iyisi yazlıkları. Hummalı bir çalışma ile herkes mamur etti evleri de bataklğı da.

Kooperatifmis, kooperatilifçilik miş...epey uyanık geçindi zamanında bu yoldan.

Neyse, ev tamam. Denize gidip gelemiyoruz yine inşaat yapmaktan.

Babam çavuş gibi başımda.  O bitiyor bu, bu bitiyor şu.

Animasyon işlerini de bitirdim, sadece yazlıktayım.

Babam tutturdu bir küçük tekne alalım diye, kanında Selanik’lilik var ya...

Çıktık barınakları geziyoruz. Yıl 1990. Bir piyade teknesi bulduk Sığacıkta, Paşa adında sonradan dostum olan biri satıyor. Bir deneyelim dedik denize çıktık...

Motorun dumanından, ne babam beni görebiliyor, ne ben babamı...Paşa zaten görünmüyor.

Rıhtıma yanaştık, hala Paşa benim motor iyi diyor.

“ İyi ise, hadi gel benimle tekneyi Çandarlıya götürelim, al paranı dön geri “...” Tıssssss”

Paşa hala dostum, Sığacığa her yanaştığımda o nu da ziyeret ederim mutlaka.

Tekneninin çok iyi olduğunu söyler hep...

1991 yılına geldik Ankara’da islerim yoğun, gidemiyorum Çandarlıya.

9 Temmuz Sabahı babacığım bahçesinin son yol taşını koyarken güllerin yanında son nefesini vermiş...

Babacığımı, çok sevdiği denizlerin yanında Çandarlı Kabristanına defnettik. Onun, Paşanın dumanlar içindeki teknesini alma arzusu, gözümün önünden gitmez oldu.

Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım...Gittin artik, Seni ben nerede bulup yalvarayım..

1993 yıında Ferhunde Hanım ve Kızları dizisinin çekimleri için Çeşme’ye geldim.

Altın Yunus Marina Müdürü rahmetli Altuğ Duransoy’a, küçük bir piyade tekne almak istediğimi söyledim.

Yazlığın önüne koyup. adını babamın anısına  “Kemal Bey” yazacaktım.

Altuğ ağabey, tecrübeli, işin nerelere gelebileceğini biliyor, beni de iyi tanır.

“Gel dedi”  beni bir tekneye götürdü 1960 yapımı bir Trandil. Kaya İşçimenler adlı bir tanışın çıktı.

Akşam, Kaya’nın evinde pazarlık, sabah tekneyi alıyoruz.

İzmir’de işlemler yapıldı. Kaptanı ile tekneye geldik, tanıttı, teslim aldım.

Ehliyet yok, ilk defa tekne kullanacağım.

Akşam oluyor. Tekneyi çalıştırdım, kumanyalar alındı ve marinadan ayrıldım.

Kudurmuş Çeşme koyunda kısa bir yolcukla Aya Yorgi koyuna demir attım.

Akşam bizim çekim ekibi, yemeğe gelecek oraya.

Rahmetli Baykal ağabey inanamıyor görünce tekneyi...Ne yaptın ?, Ne Yaptın ?

Ben ışıkları açmışım hava olsun diye. Şehir ceryanına bağlıyız zannediyorum o zamanlar.

Sabah kalktım, marş basmıyor....

Altuğ ağabey yardımıma geldi.

Altuğ ağabey sadece bunun için gelmedi yanıma.

Eşek adasına gitmişim, döneceğim, yine marş basmıyor.

Bu sefer yakıtı kontrol etmemişim. Gelen kurtarma teknesinin yangın hortumu ile ıslanmayı haketmiştim. Önce ıslattılar, sonra yakıt takviyesi.

Pişeceğiz.. 

iki yıl, Çeşme denizlerinde gezdim, ısındım, sıkıldım artık.

Eşek Adası, Aya Yorgi...Tekne ye söylesen o bir başına gider artık.

Marinada teknelerin palamarları iz yapmış. Kaptanlar, alış veriş yapıyor marketten, sahanda yumurta pişiriyor patronlara, akşam üzeri de wiskiler buz koyuyorlar.

Kimse çıkmıyor yerinden, yüzen yazlıklar...

Bana gelenler geldi.  Yelken Dünyası okuyorum, çıkmak istiyorum buralardan ama yetersizim. Biraz daha, biraz daha...Eh kaçalım artık....Nereye ?......Kuzey Ege’ye...

Bir Temmuz sabahı palamarları attım, çıktım dışarı...hava esiyor...bir başımayım....içersi kumanya dolu....10 kişiye 10 gün yetecek sadece ekmek var, gerisini siz düşünün.....

Dalyanköy önlerine geldim dalgalar yukarıdan yuvarlanatak geliyor. 9 Metrelik Kemal Bey bata çıka Dalyanköy’e giriyor.....girdim...yoooo, olmaz, yola devam....yine çıktım....aynen tırmanıyorum kuzeye..Eşek Adasını geçince denizler düzeldi....he heeeeyt....

Koca VHS kamerayı alıyorum elime. Karaburun kıyılarını çekiyorum...

Bir elim dümende, bir elimde kamera....Kontrol kule beni anons ediyor....müzik sesini kısıp cevap veriyorum...kimlik kontrolünden sonra devam. Ya koya gireceğim, ya da devam...Rüzgar güneyden esiyor. Ömrümde yelken açmamışım....eee açalım ve yola devam edelim artık....Branda kumaşından yapılmış solmuş portakal rengindeki cenovayı  açıyorum.

Motor yelken Çandarlı Körfezindeyim. Navigasyonu bir pusula ve karayolu haritası ile yapıyorum.

Önce Denizköye geçeceğim, sonra kıyıdan Çandarlı...

Rüzgar bir anda kuzeye döndü, dalgalar büyüyor, cenovaya gidemem, yapraklanıyor.

Bir batıyorum, bir çıkıyorum..Çok yüksek dalgalar, aşağı inişler ürkütücü...

Hava gittikçe sertleşiyor, arkada minik bir sandal çekiyorum, adını oryantal koydum.

Neresine adım atsanız öbür taraf yukarı kalkıyor. Üç seferden sonra kullanana canbaz ehliyeti verebilirim.

Orryantal suyun içinde, ağzına kadar su almış. Yetişemiyorum arkaya, dümeni bir saniye bırakamam artık.

İyi ki yetişememişim, sonra öğrendim, bu havada tekneyi dengeliyormuş dalga inişlerinde..

Hava kararırken Denizköy’e yaklaşıyorum. Insanoğlu koşullar ne olursa olsun en fazla 3 saat sonra ortama alışıyor, doğal geliyor her şey.

Kıyıya paralel, Çandarlı’ya yaklaşıyorum bata çıka. Cep telefonu yok, Aliağa radyo ile evi arıyorum.

Şaşırıyorlar,  “ Sen bu hava da deniz de misin? ”

Bizim plajın önünde tutunmak imkansız, kale önlerine geliyorum 4 metreye elle demiri bırakıyorum.

Oryantalin suyunu boşalttıktan sonra sahile iniyorum.

Kapatmak üzere olan pideciye girip,

“Ben dur diyene kadar pide yapıyorsun, ben yeter diyene kadar bira getiriyorsun”

O gece çok horlamışım çok.....

Kuzey Ege’yi gezdim bütün yaz...

Gitmediğim yer kalmıyor.

Tekneyi Cunda da bırakıyorum.

Can yelken istiyor yelken....

İlanlar da gözüm bütün kış, yelkenli arıyorum.

Foça da çekek yerinde buluyorum ve hemen alıyorum.

Yelkenlerini kış ortasında Çandarlıdaki eve götürüyorum, dışarda yağmur var, salon ortasında açıyorum. Bayram papileri ile yatan çocuklar gibiyim.

Artık 2 teknem var, aleme hayırlı olsun.

O da Foça’ya geliyor.  2 “Kemal Bey” Kardeş kardeş oturuyorlar, hakkımda neler konuşuyorlar bilemem ama galiba ben  armatör oldum...

Yeni aldığımın taksitler gelmeden armatörlükten kurtulmam gerekiyor ve satıyorum.

Oh sadece bir “Kemal Bey” ile ilgileneceğim. Canım benim...

Neler alıyorum, nasıl bakıyorum, nasıl ?

O da mutlu ben de..Hava soğutmalı motoru, önemli değil durduğu yerde...

Hazırlıklar tamam bir gece çıkıyoruz denize, Karburun’a kadar, sabah Çeşme....Alaçatı....

o ohhhh

Bir yaz boyunca güneye iniyorum, motor problem, ırgat problem, umurimdamı dünya...

Dizi çekimine çağırdıklarıldığında, olduğu yerde bırakıyorum onu, üç kulfi bir elham la.

Babam da göz kulak olur herhalde, ikinci teknesini aldık.

Yaz sonunda Marmaris’teyim ve yalancı boğazda karaya çekiyorum.

Öbür yıl, ona Yeni bir Yanmar 47, yatık lofrans ırgat, autoherm navigasyon takımı.

Sultan;ı donatıyorum ama Sultan yine Sultan....

Marmaris ve çevresini ezberliyorum o yıl.

Diğer yıllarda Göcek, Fethiye dolaşıyorum.

Tekne bu arada dar gelmeye başladığı, büyüğünü arıyoruz, yok, yok yok...

Nereye baksan yok aramadığım yer kalmıyor.

Neyse devam...

2001 yılında deniz programları yapmaya başlayınca onu üzülerek sattım.

Tekne çocuk gibi geliyor bana. İhtimam istiyor.

Kış yaz yanlız bırakmam onu.

Ankara’da kış gecelerinde rüzgarlar arttımı, onu düşünürüm hep, yanında olmak isterim.

Merak ederim ne yapıyor diye.

Uykusuz gecelerim de yelken yapacağım anların hayalini kurar uyurum...

Unuttum yazmayı, 1998 yılında tüple dalışa başladım, farklı bir dünyadayım artık...

Televiyon da yapacağım programlar için kameramanlık yapacak kadar dalıyorum..

Hem dalgıçlığı. hem su altı kameramanlığını gelistiriyorum.

2002 yılında Haluk Cecan Usta ile tanışıp, 2007 ye kadar çalışınca ondan bir şeyler öğrenmenin mutluluğunu yaşarım.

Knidos batıklarını çekeceğiz, Haluk ağabeyin elinde aletler, kan şekerimizi kolestrolümüzü, nabzımızı kontrol ediyor.

Disiplin de öğreniyorum hocadan, Işıklarlar içinde yatsın.


2004 yılında 3. Kemal Bey’i aldım ve halada onunlayım. Gitmediğim yer görmediğim koy kalmadı.

  1. 3.Kemal Bey tamamen program çekileri için kullanıldı desem yalan olmaz.

Düşündüm : Kamerasız palamar sökmemiş. kamerasız yelken açmamış, kamerasız demir atmamıştım bu yıla kadar.

Bu yıl çekimler bitince bir başıma gezdim gönlümce, özgürce.

Yarın şuraya gideceğim, aman buraya yetişeyim demeden.

Bir baktım ki, böyle yaşayan yerli ve yabancı çok dost var....

Rüzgarları Kolaylarına Puruvaları Neta olsun.